İnceleme: The Flame in the Flood

İnceleme: The Flame in the Flood


İngilizce’de Survival olarak bilinen, dilimizde ise hayatta kalma oyunu olarak tanımlayabileceğimiz oyun türüyle ilk örneklerinden biri olan Don’t Starve sayesinde tanışmıştım. Henüz erken erişim dönemindeyken Steam’den alıp, piyasaya çıkışına kadar oyunu tüketmiş, sonrasında çıkan multiplayer modlarına ve DLC’lerine bakmamıştım bile. The Molasses Flood’un geliştirdiği, Curve Digital’in yayınladığı The Flame in the Flood’un tanıtım videosunu ilk izlediğimde oyun türü ve görsel tarzı bana direkt Don’t Starve’ı anımsattı. Ağabeyiyle çok mutlu ayrılmamış olsak da The Flame in the Flood’un belirli bir yerde hayatta kalmaktan ziyade bir nehir boyunca yolculuğu konu alan bir oyun olması ve tanıtım videosundaki Chuck Ragan imzalı harika şarkı sayesinde kesin bakmam gereken eShop oyunları listesine aldım kendisini.

The Flame in the Flood (TFITF diyelim bundan sonra), Scout adında bir genç kızı yönettiğimiz bir hayatta kalma oyunu. Amerika’nın kırsalında bir izci kampında bir başımıza otururken yanımıza gelen sadık köpeğimiz Aesop (veya dişi olmasını tercih edersek Daisy) sayesinde nehir boyunca bizi sürükleyecek maceramıza başlıyoruz. Ortama bakınca bir felaket sonrası dönemde yaşadığımız belli, fakat bu felaketin ne olduğu bilinmiyor. Yağmur başlıyor ve alçak kesimleri yutarak ilerleyen bir sel arkamızda. Derme çatma salımızı ilerleterek kâh coşan kâh durulan nehrin sularında yanaşabileceğimiz işe yarar kıyılar arayarak suyun akışını takip ediyoruz.

TFITF özünde bir yolculuk oyunu. Diğer hayatta kalma oyunları gibi karargâh haline getirip, tüm mal varlığımızı yığabileceğimiz sabit bir noktamız hiç olmuyor. Kıyıdan kıyıya dolaşıp, bulabildiğimiz çer çöpü, yenebilecek bitkileri, işe yarar ıvır zıvırı toplayıp, başımızı sokacak yer bulunca uyuyup nehrin devamına ilerliyoruz daima. Oyunda çok nadir karşılaştığımız birkaç NPC’nin de yardımıyla ortaya çıkan zayıf da olsa bir hikâye var, posta kutularından aldığımız yan görevciklerin bazıları da bu hikayeyi az da olsa detaylandırıyor.

Nehir boyunca ilerlerken 10 farklı bölgeden geçiyoruz, bu bölgelerin özelliklerine göre yolda karşılaştığımız duraklar değişiyor. Kamp, Marina, Çiftlik, Balıkçı Dükkanı, Nalbur, Benzinlik, Kilise, Hastane, Yaban gibi duraklar isimlerinden de anlaşılacağı gibi bazı eşyaların ve kaynakların ağırlıklı olarak bulunduğu yerler oluyor. Yaban’da vahşi hayvanlar ve bitkilerle daha sık karşılaşırken, Marina’da salımızı tamir etme ve geliştirme fırsatımız oluyor, Kamp durakları bize her daim yanan bir kamp ateşi vaat ederken Benzinlik’lerde daha ileri seviye eşyaları “craft” edebileceğimiz iş tezgâhları bulunuyor.

Oyundaki crafting sistemi yeterince gelişmiş ve ortama uygun. Oyunda karşılaştığınız durakların rastgele yaratılıyor olması her oyunda farklı bir deneyim sunarken, şansınızın yaver gitmemesi durumunda bazı kaynaklara çok geç ulaşmanıza neden olabiliyor. Örneğin oyunda karşınıza “Cat Tails” olarak çıkacak hasır otları pek çok faydalı eşyanın yaratılmasında gerekli, bu arkadaşlardan yeterli miktarda bulamazsanız ihtiyacınız olan pek çok gereci craft edemiyorsunuz. Crafting menüsü ve envanterinizde dolaşırken oyun duraklamıyor, bana göre oyunun en büyük eksilerinden biri bu. Siz bir yaban domuzu saldırısının ardından yaralarınızı sarmak için çantanızda sargı bezi ararken veya etrafınızı saran kurtlara kazıklı bir tuzak kurmak için menüyü açarken o esnada hayvanlar size saldırmaya devam edebiliyor. Tavşan, domuz, kurt, ayı gibi vahşi hayvanları türlü yollarla öldürüp etleriyle beslenebiliyoruz ve derilerini yüzüp soğuk gecelerde bizi sıcak tutacak kıyafetler dikebiliyoruz.

Nehir kıyısındaki duraklar karşımıza kümelenmiş halde çıkıyorlar ve çoğu zaman birinde durmaya karar verdiğimizde diğerlerinden feragat etmiş oluyoruz. Buradaki seçimlerimiz hayatta kalma şansımızı ve oyun stilimizi ciddi şekilde etkiliyor. Oyunda açlık, susuzluk, vücut sıcaklığı ve uyku gibi sürekli yüksek tutmamız gereken göstergelerin yanında salımızın hasar durumu da önem arz ediyor. Kıyılara ve akıntıda sürüklenen ıvır zıvıra çarpa çarpa salımızı batırırsak anında game over’ı görüyoruz. 10 saati aşkın oyun süremde kaynak sıkıntısı pek yaşamadım, aksine tavşan derilerini dikme suretiyle sırt çantamın kapasitesini genişletsem de sürekli dolu olması sebebiyle bir kaynağı alırken diğerini yere atmak zorunda kaldığım çok oldu. Durulacak durakların seçimi ve yanınızda taşıyacağınız kaynakların yönetimi oyunu stratejik hale getiren ve zorlu kılan öğelerin başında geliyor.

Crafting menüsünü açarken ve bazen fırtınalı havalarda nehirde ilerlerken FPS düşüşleri yaşatan oyun Switch’te diğer konsollardaki kadar hoş gözükmese de kendine has grafik tarzı göz doyurmaya yetiyor. El konsolu modunda oynarken bazı yazıların küçük kalması okuma güçlüğü yaratırken oyunda kullanılan fontların basitliği benden bir eksi aldı. Muhtemelen bir bug’dan ötürü beni oyuna aşık eden Chuck Ragan’ın hazırladığı müzikleri oyunda istediğim sıklıkta duyamadım, çoğu zaman sadece dalgaların sesiyle nehirde ilerledim ki bunun normal bir durum olduğunu sanmıyorum.

Lafı toparlarsak, The Flame in the Flood çoğu zaman yapay yaratılmış bir zorluk seviyesine sahipmiş gibi gelse de, oyunun mekanikleri ve inceliklerini kavrayınca size uzun süre boyunca nehirde kürek sallatabilecek güzel bir bağımsız yapım olmuş. Eksikleri olmakla birlikte Switch eShop’ta kendi türünde göz dolduran oyunlardan biri ve $14.99'luk mütevazı fiyatıyla kesinlikle şans verilmeyi hak ediyor.

Artılar:

+       Görsel atmosferi ve müzikleri

+       Bezdirmeyen zorluk seviyesi

+       Rastgele oluşturulan bölümleri ile tekrar oynanabilirlik

Eksiler:

-        Menülerdeyken oyunun “pause” olmaması

-        Zaman zaman FPS düşüşleri yaşanması

-        Hikayenin çok yüzeysel kalması

Platform: Nintendo Switch
Çıkış Tarihi: 12 Ekim 2017
Oyuncu Sayısı: 1
Tür: Adventure, Survival
Yayıncı: Curve Digital
Yapımcı: The Molasses Flood

Puan: 7/10

İnceleme kopyası için Curve Digital’e teşekkürler.